31.10.2011 22:13:14
"Sanal Alem" sizlere ömür!
İnternet alemini ifade etmek için kullanılan en yerleşmiş ibareydi “sanal alem”…Sözlüklerde sanal; gerçekte olmayan, farazi kabul edilen şey manasına geldiği için belki başlangıçta internet dünyasını anlatmaya yettiği düşünüldü. Çünkü “sanal alem”de kurulan iletişim, ağırlıklı olarak gerçekten de sanaldı.
Gerçek bireylerden çok “nick name” denilen takma adlara sahip ve aslında ortalıkta görünmeyen insanların uğrak yeriydi internet alemi. Bu yüzden bu yeni dünyayı karakterize etmek için söylenen “sanal” sıfatı hiç sırıtmadığı gibi yerine “cuk” oturmuştu.
Ama artık devir değişti. Özellikle sosyal medyaların hayatımıza ağırlıklı olarak girmesinin ardından internet dünyası da büyük bir evrim geçirdi. Tamam, yine kullanılan takma adlar vardı. Ama kurulan iletişim biçimini “sanal” olarak adlandırmak çok zordu.
İnternet üzerinden tanışıldı. Arkadaşlıklar kuruldu. Hatta evlenildi. Yine bu yeni medya üzerinden partilerde bir araya gelindi. Sosyal medyanın yeni kahramanları bir biçimde hayatımıza girdiler. Okuduğumuz gazetelerde ya da TV programlarında boy gösterir oldular. Aynı şekilde özellikle sosyal sorumluluk projelerinde bugüne kadar hiç olmayan etkinlikler organize edildi internet üzerinden. Bu tür etkinliklerden sonra çekilen fotoğraflar kişilerin ve yaşanılanların sanal değil aksine gerçek olduğunun kanıtıydı.
İnternet dünyası eskiden olmadığı kadar yapanın/yazanın yanına kar kalmadığı bir mecraya dönüşmüştü. Çünkü internet, yapılan hamlelerin mutlaka iz bıraktığı ve sanal olamayacak kadar gerçeğe yakın bir ortamın adıydı.
Özellikle son Van depremi sosyal medyanın internet dünyasının vazgeçilemez bir kazanımına dönüşmesine tanıklık etti. Organize edilen yardım konvoylarının, konserlerin, hatta bölgeden haber geçenlerin hiçbiri sanal değil, tıpkı göçük altında kalıp sosyal medya üzerinden yardım isteyen depremzedeler gibi gerçekti.
Farkında olalım ya da olmayalım, geldiğimiz noktada “Sanal Alem” ibaresinin artık internet dünyasını anlatmak için son derece kifayetsiz kaldığı su götürmez bir gerçek.
|
07.06.2011 14:06:31
Facebook ve Twitter arasında fark var!
1-Facebook, en fazla birkaç bin kişilik arkadaş listesini dayatır. Büyük çaplı kitleselleşmeye soğuk bakar. Twitter’da ise bu alanda tamamen bir özgürlük vardır. Siz yeter ki kitleleri tavlayacak zekaya ve kendinizi ifade ediş üslubunuzdaki azami renkliliğe sahip olun. 2-Facebook’ta sosyalleşmek ya da ortak havuzda boy göstermek için kelimelere veya düşünsel üretime fazla ihtiyaç hissetmezsiniz. Ama Twitter’da kelimeler, yansıtmak durumunda olduğunuz düşünsel dünyanın tuğlaları gibidir. 3-Facebook’ta etkinlikte bulunmak için çok rafine bir “olma” seviyesini tutturmak öncelikli değildir. Twitter’da ise ortaya bir şeyler koymak için “şarj olmuş” olmak ya da söyleyecek sözü olmak daha bir anlam taşır. 4-Facebook, sunduğu kolaylık ve basitliğiyle kullanıcının ayağına giden bir görüntü sergiler. Oysa Twitter daha “cool” takılır. 5-Facebook’ta “görsellik” daha ağır basar. Twitter ise çok daha “sözel”dir. 6- Facebook, oyun/eğlence olarak da geniş bir dünyayı kullanıcının ayaklarına serer. Twitter’ın ise oyun ve eğlenceye karnı toktur. 7- Facebook, genelde izlemeyi sevenlerin yurdudur. Twitter ise tepki vermeyi sevenlerin cenneti. 8- Facebook, “out” muamelesi görmeyecek kadar “efektif” bir mecradır. Buna rağmen Twitter’ın “trendy” olduğunu görmemek nerdeyse imkansız gibidir.
|
16.06.2010 23:53:55
Google ve Youtube'un Hiç mi Kabahati Yok!
Google ve Youtube ekseninde gelişen internete sansür konusu dikkatlice bakıldığında ilginç konuları bünyesinde barındırıyor. Eksik bilgiyle aceleden konuya dalınca yanlış sonuçlara varmak işten değil.
Hafta boyunca medyada çıkan yazı ve yorumlar özellikle Google ve Youtube konusunda konuşulması gereken başka konuların da olduğunu bize işaret ediyor. Tamam, genel olarak sebebi her ne olursa olsun sansürden yana bir tavır takınmamız tabii ki sözkonusu olamaz. Ama hakkaniyet noktasında birtakım gerçekleri görmezden gelmemiz de mümkün değil.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da analitik düşünmek işi kolaylaştıracak ve olayın anlaşılmasını mümkün kılacak gibi görünüyor. Google’ın ve Youtube’un bir biçimde sansürlenmesine karşı olmak ayrı bir şey, bu markaların ülkemiz coğrafyasında yürüttükleri ticari faaliyetlerle ilgili kazanç elde ettikleri halde vergi vermemeleri başka bir şey. İkisini ayırmak gerektiğini kabul etmemiz gerekiyor. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın Google ile ilgili ‘Muhatap bulamıyoruz; kazanca gelince iyi ama iş vergi vermeye gelince ortada kimse yok” tespiti, gerçeğin ta kendisini ifade ediyor. Düşünebiliyor musunuz, bu ülkeden hatırı sayılır paralar kazanan Google’ı bu coğrafyada hukuken temsil edecek bir kişi bile yok.
Ayrıca bir de Youtube’un Türkiye’de erişiminin yasaklanmasına temel teşkil eden Atatürk’e ve Türk bayrağına ağır hakaretler içeren video görüntüleri meselesi var. Türkiye’nin Youtube’daki ülkemiz aleyhine hakaret dolu görüntülerin silinmesi şeklindeki haklı talebine ısrarla karşılık vermemesi ve bu haklı talebi görmezden gelmesi de ayrı bir vahim hatadır. Acaba Youtube, ABD veya İsrail ile ilgili benzer videoların yayınlanmasına izin verir miydi dersiniz? Bu sorunu aşmanın yolu, Youtube’u tamamen erişime kapatmak olmamalı tabii ki. İlgili videolarla ilgili linki erişime kapatmak daha iyi bir çözüm olurdu. Bu çözüm yine de Youtube’un yaptığı çifte standardı görmezden gelmemizi gerektirmez.
İnternete sansüre karşıyız. Özgürlük alanının bireyin lehine genişlemesinden yanayız. Ama bu beklentilerimiz bizleri ülkemizin çıkarlarına karşı kör ve sağır yapmamalı. İnternete sansüre karşı hassasiyetimizi muhafaza edelim. Hatta yapılacak haklı mücadelede elbirliği yapalım. Ama kimse bizlerden ülkemize 3.dünya ülkesi muamelesi yapılmasına karşı ‘şapşalca’ bir tavır takınmamızı bekleyemez.
|
11.06.2010 12:47:15
İnternete Düşman Ülkeler Ligi!
İnternette uygulanan sansür ile Ulaştırma Bakanlığımızın yapısı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu düşünmek başlangıçta çok “abuk” bir fikir gibi gelebilir. Ama inanın, sanki bir ilişki var gibi. Ulaştırma Bakanlığının internet sitesinde küçük bir tura çıktığınızda bu ilişkiyi çok daha net bir biçimde gözlemleyebiliyorsunuz.
“Bilgi" veya "İletişim Çağı” olarak da adlandırılan yaşadığımız zamanı çekip çevirecek, bu zamanı içeriğine uygun bir şekilde yönetip doğru yönlendirecek olan Ulaştırma Bakanlığının daha önemli işlerinin olduğunu resmi sitesinden hemencecik anlayabiliyorsunuz. Mesela, İnegöl Havaalanı’nın hizmete açılmasının, Marmaray projesi veya Hızlı Tren projesinin yeterince önemli işler olmadığını savunabilir misiniz? Tabii ki bu projeler de kendi içinde çok önemli, ama ya İletişim Çağı ne olacak?
İnternet sansürünün ‘alamet-i farikası’ haline gelen Youtube yasağı, 800.gününe doğru ilerlemekte. Sansür sadece Youtube’la da sınırlı değil. Yasal boşluklar giderilmezse giderek de artacağı endişesi seziliyor. Neonebu.com’un editörü de sitelere erişimin engellemesiyle başlayan İnternet sansürünün IP adreslerinin yasaklanmasıyla farklı bir boyuta geçtiğini, binlerce siteyle birlikte artık pek çok Google servisine de erişilemez duruma gelindiği bilgisini okurlarıyla paylaşmıştı.
Belli ki neonebu.com'da internet sansürünün kalkması konusundaki kampanyaya ağırlık verilerek bu konudaki hassasiyet daha yukarı bir noktaya çıkarılmak isteniyor. Milliyet’in Cadde’sinin internet sansürüne yönelik hassasiyeti de alkışı fazlasıyla hakediyor.Gün gün Youtube yasağına dikkat çekilerek ‘İnternete sansür değil, sürat gerek’ kampanyasının (www.kampanya.org.tr/sansur) linki okurlarla paylaşılıyor.
Habertürk’ten Rahşan Gülşan bir yazısında Youtube yasağının Pakistan’da bile kalktığını haber vermişti. Pakistan’da sadece sakıncalı olan videolara erişim yasaklanmış. Herkesin üzerinde mutabık olduğu en doğru çözüm de bu zaten.
Hükümetin “Sansürcü” olarak anılmak istemediğine inanmak istiyoruz. Birçok alanda açılımı savunan bir siyasi partinin, internete özgürlük konusunu atlamasına ihtimal vermiyoruz. Ama bu konudaki refleksinin yeterince hızlı olduğunu söylemek de mümkün değil.
Önümüzdeki dönemlerde İletişim Çağı’na vurgu yapmanın en ideal yolu Türkiye’de bir “İletişim Bakanlığı”nın kurulmasından geçiyor. Böyle bir bakanlık, Ulaştırma Bakanlığının inisiyatifindeki iletişim, haberleşme alanlarına dikkatini teksif edip daha iyi işler yapabilir. Böylelikle bu konunun ‘medeni bir toplum olmayı isteme/istememe’ meselesi olduğunu belki daha iyi kavrayabiliriz.
‘İnternete Düşman Ülkeler’ liginde yer almayı hangimiz isteyebilir ki!
|
30.05.2010 23:52:11
Twitter'ın Son Bomba Transferi Abdullah Gül!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Twitter serüveni beklendiği gibi çok konuşuldu. Basında pekçok kalem, zaten bu ilginç adıma ilgisiz kalamazdı. HT Magazin’den Rahşan Gülşan, Günaydın’dan Ayşe Özyılmazel ve Akşam’dan Oray Eğin, Gül’ün Twitter hamlesini köşelerinde değerlendirdiler.
Hatta Oray Eğin’in Cumhurbaşkanına Twitter için verdiği tavsiyeler “Twitter Manifestosu” gibiydi. Oray Eğin, maddeler halinde sıralayarak Twitter’ın amaca uygun şekilde kullanılmasının hangi şartlara bağlı olduğunu yazdı. Eğin’in Cumhurbaşkanı Gül’e verdiği tavsiyelerden onun tam bir Twitter kişiliği olduğunu bir kez daha anlamış olduk. Zira Oray Eğin, Twitter’da baskın profillerin önde gelenlerinden. Yazdıkları aslında sadece Abdullah Gül’ü değil Twitter’a ilgi duyan herkesi ilgilendirecek mahiyetteydi.
Cumhurbaşkanımızın ilk tweet’leri biraz ürkeklik ve acemilik kokuyordu. “ Zonguldak’taki maden faciasını çok yakından takip ediyorum “ gibi klişe mesajlara şahit olduk. Öğreniyoruz ki aslında o yazıları kendisinin izniyle danışmanları yazıyormuş. Genel görüş, herşeye rağmen Gül’ün bu hamlesinin çok olumlu olduğu ama yazılan tweet’lerin resmiyetten mümkün olduğunca arındırılarak Cumhurbaşkanının farklı insani özelliklerinin ortaya çıkabilmesi şeklinde özetlenebilir.
Twitter, iyi kullanıldığında Cumhurbaşkanına da olumlu bir katkısı olur. Ama iyi hesabedilemeyen sözler, hakikaten zarar verebilir. Bu açıdan dikkatli olmakta fayda var. Çünkü orası herkesin ve de özellikle yazar-çizer takımının takip ettiği bir ortam. Maksadı aşan bir ifade hemen gazetelerin manşetlerinde ya da TV’lerin bültenlerinde yerini alması işten bile değil.
Abdullah Gül’ün Twitter’ı kullanmasının sembolik anlamı şu:” Ben, bütün olarak bu toplumdaki herkesin cumhurbaşkanıyım. Bana ulaşma, meram anlatma konusunda herkese aynı mesafedeyim. Sizlerle aramdaki fiziksel engelleri en azından internet mecrasında kaldırıyorum; işte buradayım!”
Önemli olan da bu sembolik anlam zaten. Yoksa kimse Abdullah Gül’ün Ahmet Hakan’la, Oray Eğin’le, Cüneyt Özdemir’le veya Nazlı Ilıcak’la tweet yarıştırmasını beklemiyor herhalde.
|
26.05.2010 17:45:04
Bizim Facebook'umuz Twitter'ımız Neden Yok?
Çoğumuzun aklına şu soru hep düşmüştür:” Türkiye’den Google, Facebook ya da Twitter gibi "internet" eksenli dünya markası haline gelen dev projeler neden çıkmaz?”
Haberturk.com’da Şükrü Dudu’ya röportaj veren Logo yazılımın CEO’su Ali Güven, bu sorunun cevabını büyük oranda vermiş. “ Türkiye’de Microsoft ve Google ne zaman çıkar?” şeklindeki soruya Ali Güven’in cevabına bakın: “Diyelim bugün seninle müthiş bir fikre sahibiz, bankaya gidip fikrimizi anlatsak, oradakiler beğenebilir ama bize beş kuruş para vermez. Teminat, ipotek ister. Türkiye’de fikre kredi verilmez. Aynı banka 100 bin Euro’luk otomobil almaya kalksak krediyi hemen verir. Bu eski anlayış gitmedikçe de Türkiye’den ne Microsoft ne de Google çıkar.”
Oysa Batı’da değerli fikirlerin bankalar tarafından desteklendiği için büyük markaların doğduğunu hatırlatan Ali Güven, bugünün Türkiye’sindeki manzarayı çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymuş.
Ben inanıyorum ki özellikle internet odaklı çok önemli fikirlere sahip insanlar var bu ülkede. Çünkü internet kullanımı konusunda dünya sıralamasında oldukça yukarılardayız. Halkımızın sosyal medyalara olan ilgisi de zaten ortada.
"Eve otomobile var ama projeye kredi yok!"
Sözümona girişimcinin her zaman yanında olduklarına dair klişe ibareleri neredeyse her reklamda söyleyen bankaların bu tavrı aslında “Bu topraklardan işe yarar fikir çıkmaz” demek anlamına geliyor. Hani siz Türk girişimcisine hep inanır, onu hep desteklerdiniz? Krizde bile zarar açıklamayıp hatırı sayılır karlar kazanan bankalarımızın bu topraklara bir borcu olmalı; öyle değil mi?
TV’de, “ İş yapacağını düşündüğünüz fikirlerinizi bize getirin. Bizi ikna edin, biz de sizi destekleyip hayallerinizi gerçekleştirelim” tadında bir banka reklamı görmek bir gün bu ülkede mümkün olabilecek mi acaba?
|
12.05.2010 14:55:27
İnternet Medyası Günah Keçisi mi?
Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama Mevlüt Tezel imzası taşıyan yazılar, köşeli ve keskin içeriğiyle çoğu kez kendini okutmayı başarır. Geçtiğimiz günlerde Tezel’in yine o kendine özgü “sivri” tarzıyla kaleme aldığı “Abazan İnternet Gazeteciliği” adlı yazısı okunmayacak gibi değildi.
Mevlüt Tezel, sonda söyleyeceği sözü en başta söylemiş:” Aslında ‘internet gazeteciliği’ diye bir kavramı bile kabul etmiyorum. Çünkü yapılan iş ‘kopyala-yapıştır’ işleminden ibaret”
Tabii, internet medyasına yönelik bu eleştiriyi yapan sadece Tezel değil. Genelde böyle bir kanı var zaten. Maalesef bu görüş büyük bir oranda isabetli. Peki, yine çoğu kişinin ortak düşüncesi olan internet medyasında çıplak kadın fotoğraflarındaki enflasyona ne demeli! Hatta bırakın müstakil haber sitelerini gazetelerin web sitelerinde bile aynı durum sözkonusu. Ama nedense Tezel, internet medyasında göz yumulan bu yanlışa günlük gazetelerin internet sitelerinin de ortak olduğunun altını yeterince çizmemiş. Yani bu konuda tek suçlu sadece müstakil haber siteleri değil.
Tıklanma merakıyla reyting manyaklığı birbirlerine paralel seyrediyor. Nitelik-nicelik konusunda internet medyası toptan nicelikten yana bir tavır sergiliyor. Oysa nitelikten kaynaklanan etkinlik daha önemli ve anlamlı bulunması lazım. Tıklanma sayısının bir fetişizme dönüşmesine engel olunmalı. Yoksa yapılan işin kendi ayağına silah sıkmaktan farkı yok. İnternet medyası olarak ‘Bizi yeterince ciddi almıyorlar’ yaygaralarını koparmaktan önce yapılması mutlak gerekli işler var.
Mevlüt Tezel’in keskin iddialarından biri de gazetecilik mesleğinin toplumdaki itibarının hızla düşmesinin asıl suçlusunun internet gazeteciliği olarak görmesi. Bu görüşün içinde her ne kadar belli bir oranda doğruluk payı varsa da bütünsel olarak doğruluğunu savunmak mümkün değil. Öyle olsaydı internet medyasından önceki zamanlarda gazetecilik mesleği itibarlı meslekler arasında olurdu. Ama maalesef meslek olarak gazeteciliğin saygınlık sorunu bugüne kadar hep varolageldi.
Kendi mecrasında aktif ve etkin habercilik anlayışıyla, özel haberlerle bezeli ve etik kurallara üst seviyede riayet eden bir internet medyası hepimizin ortak dileği.
|
05.05.2010 17:23:18
İsmail YK'nın Facebook'u!
İsmail YK’nın “Facebook” şarkısını dinlediniz mi? Şarkıyı dinleyen “ayrıcalıklı” zümredenseniz İsmail YK’nın şarkının içinde geçen “Bu kızı ordan buldum” deyişini hatırlıyor olmalısınız. Avro-Türk popçunun ‘Ordan buldum’ diye bahsettiği yer, dünyanın en büyük sosyal medyası olan, adı internetle özdeş hale gelen Facebook.
Siz, istediğiniz kadar yaşadığımız tekno-çağda sosyal medyaların bin bir türlü erdeminden, öneminden hatta vazgeçilmezliğinden dem vurun; milyonlarca insanın beyninde bu dev mecra, “kız veya erkek bulunan” bir ortamdır sadece. Yani milyonların kafasındaki Facebook’la İsmail YK’nın şarkısında bahsettiği Facebook taban tabana örtüşüyor.
Oysa söyleyecek sözü olan, bir değer üretip onu kitlelere maletmeye çalışan, bir fikir etrafında toplanmaya karşı heyecan hisseden insanlar için hiç de öyle bir anlam içermiyor Facebook. Kaldı ki medyadan takip ettiğimiz kadarıyla otoriteler, ABD Başkanı Obama’nın seçimi kazanmasında Facebook’un hakkıyla kullanılmasının önemine dikkat çekiyorlar.
Birey açısından bakacak olursak önceden medyalar karşısında çok daha güçsüz olarak tamamen “kurban” pozisyonunda olan bireyin, bugün sosyal medyalar sayesinde hatırı sayılır bir mevzi kazandığını görüyoruz. Etkinliği büyük medyalar gibi olmasa da hiçkimse tamamen savunmasız değil artık. Bugün için sosyal medyalar, dev medyalara karşı direnilen “kaleler” mesabesinde adeta. Baksanıza GDO’lu ürünler konusunda hassasiyet gösteren bireylerin oluşturduğu grupların Facebook’daki üye sayısı yaklaşık 250 bin kişi. Kamuoyunun nabzının tutulduğu da bir ortam demektir artık Facebook.
Sahi, röportajında ‘Facebook’da hesabım yok’ diyen, şarkısında sözkonusu mecrayı ‘kız bulunan yer’ olarak takdim eden İsmail YK’nın Facebook’un ya da sosyal medyanın aslında ne olduğuna dair “anlamlı” bir düşüncesi var mıdır acaba? Ya da başka bir deyişle, milyonların gözünde neredeyse “muhabbet tellalı” işlevi gören Facebook, sosyal medya boyutuyla sözkonusu milyonların ilgisini çekebilmeyi başarabilecek mi dersiniz?
|